Başarı hiçbir dönem bu kadar görünür olmamıştı. Hiçbir nesil Z Kuşağı kadar başarıyla sık karşılaşmadı. Kulağa ne kadar iddialı bir cümle gibi geliyor değil mi? Durun, önyargılı olmadan okumaya devam edin. Bugün iş hayatına yeni başlayan Z Kuşağı, güne sadece kendi hedefleriyle başlamıyor; sosyal medyayı açtığı an yüzlerce kişinin terfi haberlerini, ödüllerini ve başarı paylaşımlarını izliyor. ‘‘Falanca pozisyona terfi ettiğimi paylaşmaktan mutluluk duyuyorum, kariyer yolculuğumda çok anlamlı ve gurur verici bir adımı paylaşmanın mutluluğunu yaşıyorum’’ şeklindeki paylaşımlar sürekli önüne düşüyor. Bunun sonucunda ise sürekli birilerinin gerisinde kalıyormuş gibi hissediyor, kendini sürekli başkalarıyla kıyaslama hatasına düşüyor. Hatta bazı Z Kuşağı gençlerin üzerindeki baskı, kendilerini 40-50 yaşlarında kariyerinde belirli noktaya gelmiş insanlarla bile karşılaştırmaya itebiliyor. Özellikle linkedin platformuyla birlikte başarı artık kişisel bir deneyim olmaktan çıkmış ve ne yazık ki sürekli sergilenmesi gereken bir performans gösterisine dönüşmüş durumda. Peki bu baskı altında başarıyı sürdürebilmek için yalnızca performans yeterli mi?
Alman filozof Byung Chul-Han’a göre her dönemin tipik bir hastalığı vardır, 21. Yüzyılın ise nörolojik hastalıklardır (depresyon, tükenmişlik vb.) Başarı kavramı, bireyi ‘‘sürekli yapabilirim’’ diyen bir performans makinesine dönüştürür. Böylece dışardan gelen baskı yerini iç baskıya bırakır ve kişi kendi kendisini zorbalamaya başlar ve sonra hızla tükenir. Han’a göre aşırı üretkenlik yaratıcılığı beslemez, tam tersi insanın düşüncelerini yüzeyselleştirir. Zihnin yeni ve özgün fikirler üretebilmesi için can sıkıntısına, yavaşlamaya ve fikirlerin arka planda mayalanmasına ihtiyacı vardır. Sürekli e-postalar, bildirimler ve görevlerle dolu bir zihinde yeni düşüncelerin filizlenecek yeri kalmaz. Zihin boşaldıkça berraklaşır. Z kuşağı olarak yaptığımız en büyük hatalardan biri zaman zaman bildirimlerin arasında kaybolmak, bu konuda da çuvaldızı kendimize batırmalıyız diye düşünüyorum. Bu kadar hızlı gelişen ve dönüşen dünyanın içinde kendi kendimize molalar ve izinler vermeliyiz, aksi halde tükenmek kaçınılmaz olacaktır.
Başarı Neden Zihinsel Olarak Daha Yorucu Hale Geldi?
Bugünün çalışanları yalnızca daha fazla iş yapmıyor, aynı zamanda tarihin en büyük dikkat bölünmesiyle mücadele ediyor. Amerikalı Bilgisayar Bilimi Profesörü Cal Newport’un Derin Çalışma (Deep Work) kitabında altını çizdiği gibi derin odaklanma becerisi modern çağda nadir ama son derece değerli bir yetenektir. Newport’a göre günümüzün sürekli bildirimler, sosyal medya akışları ve kesintisiz dijital uyaranlarla çevrili çalışma düzeni, bireylerin dikkatini korumasını her zamankinden daha zor hale getirmektedir.
Yazar, derin çalışmayı sürdürebilmek için bireylerin dikkatlerini bilinçli bir şekilde yönetmeleri gerektiğini savunur. Bu noktada derin çalışmayı bir alışkanlık haline getirmek, sürekli bölünen çalışma düzenine karşı zihinsel sınırlar oluşturmak ve dikkati koruyabilmek büyük önem taşır. Benzer şekilde Newport, modern insanın giderek kaçındığı can sıkıntısının aslında odaklanma becerisini güçlendiren önemli bir unsur olduğunu belirtir. Çünkü sürekli uyarılmaya alışan bir zihin, yalnızca üretkenliğini değil, belirsizlik ve stres karşısındaki dayanıklılığını da zamanla kaybedebilir.
Newport’un dikkat çektiği bir diğer konu ise sosyal medya kullanımının bilinçli bir şekilde yönetilmesidir. Özellikle dijital çağda başarı yalnızca elde edilen bir sonuç değil, aynı zamanda sergilenen bir performansa dönüşmüş durumdadır. Bu durum bireylerin kendilerini sürekli başkalarıyla kıyaslamalarına ve üzerlerinde giderek artan bir psikolojik baskı hissetmelerine neden olabilmektedir. Son olarak Newport, değer yaratmayan yüzeysel işlerin azaltılması gerektiğini savunur. Çünkü birçok çalışan gününü yoğun geçiriyor olsa da bu yoğunluk her zaman anlamlı üretim anlamına gelmez. Sürekli meşgul olmak ile gerçekten değer üretmek arasındaki fark, psikolojik tükenmişliğin önemli nedenlerinden biri olabilir. Newport’un yaklaşımı bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Performans yalnızca daha fazla çalışmakla değil, dikkati koruyabilmekle mümkündür. Ancak dikkatini koruyamayan bireylerin yüksek performansı uzun vadede sürdürebilmesi de oldukça zordur. Özellikle sürekli dijital uyaranların içinde büyüyen Z Kuşağı için bu durum, yalnızca bir verimlilik sorunu değil, aynı zamanda psikolojik dayanıklılık meselesi olarak da karşımıza çıkmaktadır.
Psikolojik Dayanıklılık
Uzun yıllar boyunca başarı; hedef koymak, çok çalışmak ve sonuç almaktan ibaret sanıldı. Ancak bugünün belirsiz dünyasında bu formül artık ne yazık ki eksik. Çünkü günümüz dünyasında artık performans göstermek değil, performansı sürdürebilmek de kritik hale geliyor. Tam da bu noktada Steven Hayes’in çalışmalarında öne çıkan ‘‘psikolojik esneklik’’ kavramı yeni bir rekabet avantajı olarak karşımıza çıkıyor. Peki nedir bu psikolojik esneklik kavramı? Psikolojik esneklik, insanın zorlayıcı düşünce ve duyguların varlığında da değerleri doğrultusunda hareket etmeye devam edebilme kapasitesini ifade ediyor. Başka bir deyişle, mesele stres yaşamamak ya da her zaman motive hissetmek değil; stres, belirsizlik, gelecek kaygısı, başarısızlık ihtimali gibi durumlar karşısında da işlevsel kalabilmek. Psikolojik dayanıklılık çoğu zaman yanlış anlaşılır. Dayanıklılık; duygularını bastırmak, güçlü görünmek, her zaman mutlu olmak ya da hiçbir zaman zorlanmamak demek değildir. Aksine, zorlayıcı deneyimlerin varlığını kabul ederken ilerlemeye devam edebilme becerisidir. Başarısızlık sonrası yeniden ayağa kalkabilmek, belirsizlik dönemlerinde zorlayıcı duygularla başa çıkabilmek, beklenmedik değişimlere uyum sağlayabilmek psikolojik dayanıklılık kavramını daha net açıklar.
Bunlara ek olarak iş dünyasında giderek daha fazla şirket teknik becerilerin zamanla öğretilebildiğini ancak psikolojik dayanıklılığın çalışanların uzun vadede performansını belirleyen en önemli unsurlardan biri olduğunu söylüyor. Çünkü yüksek performans dönemsel olabilir ancak psikolojik dayanıklılık o performansın sürdürülebilirliğini belirler.
Belki de geleceğin en başarılı insanları en zeki ya da en yetenekli olanlar değil; değişim karşısında esnek kalabilen, belirsizlikle başa çıkabilen ve zorlu koşullar altında da üretmeye devam edebilen kişiler olacaktır.
Şirketler Bu Dönüşümü Neden Önemsemeli?
Psikolojik dayanıklılık artık sadece bireylerin sorumluluğu olarak görülemez. Çünkü tükenmiş, sürekli baskı altında hisseden ve değişime adapte olmakta zorlanan çalışanların uzun vadede yüksek performans göstermesi oldukça zor. Bu nedenle şirketlerin yalnızca sonuçlara değil, çalışanların bu sonuçlara hangi koşullarda ulaştığına önem vermesi gerekiyor.
Özellikle yeni nesil çalışanlar için maaş veya unvan kadar çalışma deneyimi, esneklik ve sürdürülebilirlik de önem taşıyor. Bu beklentileri göz ardı eden şirketler kısa vadede performans elde etse bile, uzun vadede yetenekleri çekmekte ve elde tutmakta zorlanabilir. Çünkü gelecekte güçlü şirketleri belirleyecek olan şey muhtemelen yüksek performans kültürü değil, insanların uzun süre sağlıklı ve verimli şekilde çalışabildiği bir kültür yaratabilmek olacak.
Geleceğin iş dünyasında en değerli profesyoneller en çok çalışanlar ya da en hızlı ilerleyenler olmayacak. Belirsizlik ve baskı altında zihinsel bütünlüğünü koruyarak üretmeye devam edebilenler ön plana çıkacak. Belki de başarıyı artık ne kadar yükseğe çıktığımızla değil; o yolculuk boyunca ne kadar sağlam kalabildiğimizle ölçmenin zamanı gelmiştir.
Barış Yalın Uzunlu - İrem Su Akyüz